foto-deniz
egit-koop

“TÜRKİYE’NİN KÜRTLERLE BİR SORUNU YOKTUR”

2017-03-09-ik
Paylaş
 

Gündemdeki konulara ilişkin açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “16 Nisan halk oylaması çerçevesinde, Avrupa’daki bazı ülkelerin bakanlarımızın, siyasilerin orada vatandaşlarımızla buluşmalarını önlemeye yönelik aldığı birtakım tedbirleri, hareketleri görüyoruz. Avrupa’da bazı ülkeler, siyasiler, çevreler, basın kuruluşları adeta Türkiye’de referandumdan ‘evet’ çıkmasın diye hummalı bir çalışmanın içerisine girmiş görünüyorlar. Bizim onlara mesajımız çok net: Boşuna uğraşmayın bunun kararını millet verecek” dedi.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde bir basın toplantısı düzenledi. Gündemdeki gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulunan Kalın, basın mensuplarının sorularını da cevapladı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, kamuoyu ile canlı olarak da paylaşılan toplantıda şunları söyledi:

“Arkadaşlar hepinizi saygıyla selamlıyorum, basın toplantımıza hoş geldiniz. Gündemdeki bir kaç konuyu sizinle paylaşmak istiyorum, ardından sizin sorularınızla devam edebiliriz. Öncelikle dünkü Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle bir kez daha dünya kadınların bu gününü tebrik ediyoruz. Aynı zamanda Bursa’dan Ankara’ya gelmekte olan bir kafilede meydana gelen trafik kazası sonucu hayatını kaybeden 7 kadın vatandaşımıza da tekrar başsağlığı diliyorum. Bildiğiniz gibi dün Sayın Cumhurbaşkanımız hem sosyal medyadan, hem akşam katıldıkları bir televizyon programında taziyelerini ilettiler. Aslında dün de burada Dünya Kadınlar Günüyle ilgili büyük bir etkinlik yapılacaktı; ama bu acı hadiseden dolayı maalesef bu etkinliği de ertelemek durumunda kaldık.

“RUSYA LİDERİ PUTİN’LE SURİYE VE IRAK KONULARI DETAYLI BİR ŞEKİLDE ELE ALINACAK”

Bunu sizlerle paylaştıktan sonra, bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın yarın Rusya’ya yapacağı bir ziyaret olacak, günü birlik ziyaret… Burada iki ülke arasında daha önce kurulmuş olan Üst Düzey İşbirliği Konseyinin 6. toplantısını Moskova’da gerçekleştireceğiz. Burada bir dizi anlaşmalar imzalanacak. Bildiğiniz gibi bu toplantılarda ekonomiden enerjiye, bölgesel konulardan nakliye ve diğer konulara kadar bütün meseleler, turizm gibi, vize meselesi gibi etraflı bir şekilde heyetler tarafından ele alınıyor.

Geçtiğimiz yılın Haziran ayından beri devam etmekte olan normalleşme süreci çerçevesinde de henüz tamamlamış olan süreçleri tamama erdirmek amacıyla da yarın bir dizi görüşmeler yapılacak, gerek vize, gerek nakliye, gerek Türkiye’den yapılan diğer gıda ürünlerinin ihraç ve ithali konularıyla ilgili kalan konuları da yarın inşallah bir noktaya getirmeyi planlıyoruz. Tabi bu çerçevede bölgesel konuları da etraflı bir şekilde ele alma imkânımız olacak. Sayın Cumhurbaşkanımızın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Putin’le yapacağı görüşmede terörle mücadele, Suriye ve Irak konuları detaylı bir şekilde ele alınacak.

TÜRKİYE, ABD VE RUSYA GENELKURMAY BAŞKANLARI TOPLANTISI

Bu ziyaretin bu hafta içi Antalya’da meydana gelen 3 genelkurmay başkanı, yani Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya genelkurmay başkanları arasında yapılan toplantıdan hemen sonraya denk gelmesi de aslında isabetli oldu. Orada genelkurmay başkanları düzeyinde konuşulan ve ele alınan mevzular yarın iki devlet başkanı tarafından da detaylı bir şekilde tekrar değerlendirilecek. Antalya’daki toplantının son derece önemli olduğunun altını bir kez daha bu vesileyle çizmek isterim. Genelkurmay Başkanlığımız yapılan görüşmelerle ilgili bir genel açıklama yaptı zaten. Ona atıf yaparak bu toplantının özellikle bölgedeki kritik gelişmelerin yaşandığı bir dönemde özel bir önem arz ettiğini ifade etmek isterim. Çünkü bir anlamda 3 ülke de Suriye sahasında terörle mücadele noktasında bulunan önemli ülkeler, bunlar arasında koordinasyonun sağlanması, herhangi bir koordinasyonsuzluk ya da kaza türü bir şeyin yaşanmaması için -ki geçtiğimiz aylarda, yıllarda bunun örneklerini gördük- bir koordinasyon mekanizmasının kurulması zaten daha önce planlanmıştı, bu toplantıda da bunun detayları etraflı bir şekilde ele alındı.

“ASTANA VE CENEVRE GÖRÜŞMELERİ BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İKİ SÜREÇ”

Yine Suriye bağlamında devam eden siyasi çözüm süreci özellikle BM çatısı altında devam ediyor. Bildiğiniz gibi Türkiye ve Rusya’nın öncülüğünde başlatılan Astana süreci bir dizi toplantıyı tamamladı ve 30 Aralık tarihi itibarıyla hayata geçirilmiş olan ateşkes de bugün rejim kaynaklı bazı ihlallere rağmen sahada uygulanmaya devam ediyor; bu tabi sevindirici bir gelişme. Özellikle bu ateşkesin gözetlenmesi, gözlemlenmesi, ihlallerin önlenmesi amacıyla Türkiye, Rusya ve İran arasında bir üçlü mekanizma kuruldu biliyorsunuz, biz bu mekanizmayı da çok yakın bir şekilde hem içindeyiz, hem takip ediyoruz, hem de işletilmesi noktasında iki ülkeyle de yakın bir koordinasyon içerisindeyiz ki, Sayın Cumhurbaşkanımız Pakistan’da Ekonomik İşbirliği Teşkilatı marjında İran Cumhurbaşkanı Sayın Ruhani’yle yaptığı görüşmede de bu konuyu tekrar gündeme getirdi.

Cenevre bağlamında da bildiğiniz beşinci tur toplantı 23 Mart’ta yapılacak. De Mistura’nın dünkü açıklaması özellikle sürecin devam etmesi anlamında önem arz ediyor. Astana ve Cenevre süreçlerini birbirini tamamlayan iki süreç olarak değerlendirdiğimizi bu vesileyle bir kez daha ifade etmek istiyorum.

“TÜRKİYE DAHA ETKİN VE HIZLI BİR YÖNETİM MODELİNE KAVUŞUYOR”

Tabii bildiğiniz gibi özellikle iç gündemimizde şu anda 16 Nisan’da yapacağımız halk oylaması büyük önem arz ediyor. Dün de Sayın Cumhurbaşkanımız katıldıkları bir televizyon programında bu konuyla ilgili oldukça doyurucu bilgiler verdiler ve bir çerçeve çizdiler. Ben oradan hareketle, özellikle bu 16 Nisan’da yapılacak halk oylamasının Türkiye’nin daha etkin, daha hızlı bir yönetim modeline kavuşması noktasında büyük önem arz ettiğini bir kez daha ifade etmek istiyorum. Anayasa değişikliğiyle öncelikle bir cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi kuruluyor, böylece devlet otoritesinin tek bir elde toplanması, kararların hızlı bir şekilde alınması sağlanıyor.

Bu anayasa değişikliğinin önemli maddelerinden bir tanesi, yargının sadece bağımsız değil, aynı zamanda tarafsız olmasını sağlayacak bir mekanizma kuruluyor ve yüksek yargı mensupların hem cumhurbaşkanı hem Meclis tarafından atanması suretiyle de aslında güçlü bir denge ve denetim mekanizması da burada özellikle yargı bağlamında kurulmuş oluyor.

“600 MİLLETVEKİLİ İLE TEMSİLDE ADALET SAĞLANACAK”

Bildiğiniz gibi bir diğer önemli başlık, burada milletvekili sayısının 600’e çıkartılması. Zaman zaman bunun ‘50 tane yeni milletvekiline yeni imkân yaratmak için mi yapılıyor?’ gibi pek de ciddiye alınamayacak bazı argümanlarla dile getirildiğini görüyoruz. Ama işin esası, bildiğiniz gibi temsilde adalet ve eşitliği sağlamak. Yani Türkiye’nin nüfus dağılımına ve bunların oylara nasıl yansıdığına baktığınız zaman, bazı durumlarda bazı yerlerde 14-15 bin oyla bir milletvekili seçilebilirken, bazı illerde 80-90 bin oy ile milletvekili seçilemediğini dahi görüyorsunuz. Türkiye’nin demografik dağılımı dikkate alındığında böyle bir düzenleme ihtiyaç olarak görüldü ve bu da özellikle bu temsilde adalet noktasında Meclis çalışmalarını da güçlendirecek. Milletin, yani Anadolu’nun her tarafındaki, Türkiye’nin her tarafındaki vatandaşlarımızın temsilini de güçlendirecek bir niteliğe sahip olacak.

“YASAMA VE YÜRÜTME BİRBİRİNDEN NET BİR ŞEKİLDE AYRILIYOR”

Tabi bu sisteminin en önemli özelliği, artık Türkiye’de koalisyonlar dönemine son verecek olması. Sayın Cumhurbaşkanımızın da dün örnekleriyle ifade ettiği gibi koalisyonlardan Türkiye çok kaybetti. Geçtiğimiz 50 küsur yıl içerisinde ortalama ömrü 16-17 ay olan hükûmetler gördük, tabi 2003’ten sonra hamdolsun bu değişti. Ama baktığınız zaman koalisyon hükûmetlerinin Türkiye’de ekonomik anlamda, siyasi anlamda, toplumsal anlamda ülkeyi hep gerilettiğini, genel manada trendin bu olduğunu görüyoruz. Böylece yürütme yetkisinin tek elde toplanmasıyla yasama ve yürütme birbirinden net bir şekilde ayrılıyor, ki zaten güçlü demokrasilerde kuvvetler ayrılığının, yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrımın net bir şekilde yapılması da o istemin demokratik niteliğini teyit eden bir özelliğe sahip. Burada da yasama organı, yani Meclis sadece yasama çalışmalarına yoğunlaşmak suretiyle bu kuvvetler ayrılığını net bir şekilde ortaya koymuş olacak, cumhurbaşkanlığı makamı da bildiğiniz gibi yürütme üzerine yoğunlaşacak.

Yine burada da bazen denge-denetim-kontrol mekanizmaları anlamında ‘bir keyfiliğin, bir tek adamlığın olduğuna’ dair argümanlar dile getiriliyor. Maddeleri okuduğunuz zaman; ki maalesef bazı siyasilerin bile bu maddeleri ciddi manada okumadığını, bundan hareketle birtakım yorumlar yaptıklarını gördük, görüyoruz. Maddeleri dikkatli bir şekilde okuduğunuz zaman, çok net güçlü bir denge-denetim-kontrol mekanizmasının kurulduğunu da görüyoruz.

“BU SİSTEMİN TEMELİNDE MİLLETE GÜVEN VAR”

Cumhurbaşkanın cumhurbaşkanlığı kararname çıkarma yetkisi var; ama daha önce de ifade edildiği gibi, bu 18 maddede de açıkça yazıldığı gibi bunlar Meclisin, yani yasamanın çıkartacağı kanunlarla çelişemez, öyle bir durum söz konusu olduğunda Meclisin çıkarttığı kanunlar esastır, Meclisin kanun çıkarttığı konularda cumhurbaşkanlığı zaten kararname çıkartmaz, sadece yürütmeyle ilgili konularda ihtiyaca binaen kararname çıkartır ki bu zaten aslında şu andaki mevcut Başbakanlık sistemi içerisinde de Başbakanlığın uhdesinde olan bir yetkidir.

Bu fesih meselesi de bildiğiniz gibi yine çok sıkça gündeme getiriliyor, ‘Cumhurbaşkanı kafasına estiği zaman keyfi olarak Meclisi feshedebilir.’ deniyor. Böyle bir şey söz konusu değil, tam tersine burada bir Meclisi feshetme durumu söz konusu olduğunda cumhurbaşkanı da seçime gitmek zorunda. Yani iki durumda da, Meclis kaynaklı ya da cumhurbaşkanlığı kaynaklı ciddi bir derin ihtilaf ve kriz söz konusu olduğunda, bunu çözmek için sistem yine millete gitmeyi öngörüyor. Yani aslında bu sistemin temelinde millete güven var, gensoru, güvenoyu mekanizmaların hepsi de bizzat millete giderek devreye sokulmuş oluyor burada.

“YÖNETİMDE ÇİFT BAŞLILIK VE VESAYETİN ÖNÜ KESİLECEK”

Ve baktığınız zaman, bütçe meselesinden kararname meselesine, seçimlerden feshe kadar bütün başlıklarda aslında bu sistem Meclis ile cumhurbaşkanına, yani yasama ve yürütmeye ‘uzlaşın’ mesajını veriyor. ‘Uzlaşamadığınız zaman bana milletin gelin, millet bununla ilgili kararı verecektir’ diyor. Bu başlıklar aslında son derece net. Ve bu sistem uygulandığı zaman yönetimde çift başlılık, koalisyon ihtilafı veya başka tür vesayet girişimlerinin ya da arayışlarının önünün kesildiği bir sisteme hayata geçirme imkânımız olacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanımız önümüzdeki günlerde de bu konuyla ilgili çalışmalarını yürütecek, vatandaşlarımızla buluşmaya, illeri ziyaret etmeye devam edecek. Gençlerle ve diğer toplum kesimleriyle buluşmalar gerçekleştirecek, televizyon programlarıyla bu konuyu etraflı bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaya devam edecekler.

“AVRUPA’NIN GİDİŞATI KONUSUNDA ENDİŞELİYİZ”

Yine gündemimizdeki önemli bir başlık arkadaşlar, özellikle son bir hafta içerisinde gördüğümüz yine bu kampanya çerçevesinde, 16 Nisan halk oylaması çerçevesinde Avrupa’daki bazı ülkelerin bakanlarımızın, siyasilerin orada vatandaşlarımızla buluşmalarını önlemeye yönelik aldığı birtakım tedbirleri, hareketleri görüyoruz. Burada hakikaten çok düşündürücü, ibretamiz bir tabloyla karşı karşıyayız. Avrupa’da bazı ülkeler, bazı siyasiler, bazı çevreler, basın kuruluşları adeta Türkiye’de referandumdan ‘evet’ çıkmasın diye hummalı bir çalışmanın içerisine girmiş görünüyorlar. Bizim onlara mesajımız çok net: ‘Boşuna uğraşmayın, bunun kararını millet verecek, bunun kararını siz değil bu millet verecek.’ Dolayısıyla bu tür engellemelerle ne bizim Avrupa’daki 5 milyona yakın vatandaşımızla olan gönül bağımızı kopartabilirsiniz, ne de vatandaşlarımızın bu en temel demokratik hakkını ellerinden almak suretiyle onları bu demokratik haklarını kullanmaktan mahrum edeceğini zannedebilirsiniz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın da dün televizyon programında da ifade ettiği gibi, aslında vatandaşlarımızın en güzel cevabı, sandığa giderek oyunu kullanarak daha motive, daha heyecanlı bir şekilde bu süreci yaşayarak, demokratik hakkını kullanarak en güzel cevabı vereceğinden en ufak bir şüphemiz ve tereddüdümüz yoktur. Fakat burada Avrupa’nın genel gidişatıyla ilgili büyük bir endişe içerisinde olduğumuzu da ifade etmeliyiz. Normal şartlarda amasız, fakatsız, bila kaydü şart ret edilmesi, kınanması gereken ırkçı, sağcı, göçmen karşıtı, İslam karşıtı kesimlerin ana akım Avrupa siyasetini artık derinden belirlemeye başladığını görüyoruz. Bu, Avrupa’nın geleceği açısından endişe verici bir tablodur. Bu, Avrupa’nın temel değerleri açısından endişe verici bir tablodur. Bu, Avrupa’nın demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, katılımcılık konusundaki iddialarının altını oyan bir tablodur.

“ÖNCELİKLE TÜRKİYE KARŞITI ÖRGÜTLERİN FAALİYETLERİNİ DURDURUN”

Burada bazı siyasilerin, gene Avrupalıların Türkiye’deki iç siyasi tartışmaları bizim ülkelerimize taşımayın şeklinde bazı açıklamalarının olduğunu görüyoruz. Bunun da çok düşündürücü bir cümle olduğunu ifade etmem gerekiyor. Zira Türkiye karşıtı birçok örgüte, faaliyete kucak açan, destek veren, bunları allayıp pullayan ülkelerin, şimdi bir referandum münasebetiyle ‘Türkiye’deki siyasi tartışmaları bize taşımayın’ şeklinde açıklamalar yapmaları oldukça düşündürücü. Aslında bu olup biteni çok açık, net bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer ‘Türkiye’deki tartışmaları ya da siyasi farklılıkları bizim ülkemize taşımayın’ gibi bir iddianız varsa, böyle bir talebiniz varsa, öncelikle siz kendi ülkelerinizde Türkiye karşıtı bu örgütleri, bu faaliyetlerini durdurursunuz.

Onlarca yıldır söylediğimiz gibi, Avrupa ülkeleri, Avrupa Birliği eğer gerçekten terörle mücadele konusunda samimiyse, tutarlıysa, gene bila kaydü şart, kayıtsız şartsız bir şekilde Türkiye’nin yanında durur ve Avrupa’daki PKK gibi, FETÖ gibi, DHKP-C gibi terör örgütlerinin, Avrupa devletlerin de kabul ettiği terör örgütlerinin faaliyetlerine izin vermezler. Ama tablonun böyle olmadığını görüyoruz.

“BAKANLARIN VE SİYASİLERİN ENGELLENMESİ OLDUKÇA DÜŞÜNDÜRÜCÜ”

Türkiye karşıtlığı bir enstrüman olarak kullanabilecekleri bütün unsurları devreye soktuklarını, bunları desteklediklerini, bunların önlerini açtıklarını ve buna demokratik ifade özgürlüğü hakkı vesaire gibi başlıklar verdiklerini görüyoruz.

Ama buna mukabil, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da gördük, oradaki vatandaşlarımız darbe karşıtı, demokrasi yanlısı gösteriler, toplantılar yapmaya kalktıklarında ne tür engellerle karşılaştıklarını da gördük. Cumhurbaşkanımızın bir video konferans yoluyla Almanya’daki bir programa katılmasının dahi derhâl, çok hızlı bir süreçle mahkeme kararıyla, hatta Anayasa Mahkemesine çıkartılmak suretiyle engellendiğini de bizzat gördük. Hâlbuki aynı ülkede bölücü terör örgütünün liderlerinin, sözcülerinin, yine video konferans yoluyla Türkiye’ye savaş açtıkları merkezlerden, membalardan, Kandil gibi yerlerden bu toplantılara katıldıklarını ve ‘Türkiye karşıtı terörizme devam edeceğiz’ mesajlarını açıkça verdiklerini de defalarca gördük. Bunları engellemeyen makamların, şimdi bu ülkenin seçilmiş bakanlarını ve siyasilerini en temel demokratik haklarını kullanmak için engellemeye çalışmaları oldukça düşündürücüdür.

“KUDÜS’TE GETİRİLMEK İSTENEN EZAN YASAĞI, BÜTÜN İSLAM ÂLEMİNİ DOĞRUDAN İLGİLENDİREN BİR KONU”

Bu çerçevede, son olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın önceki gün bir kabulü daha oldu, Ürdün Başbakanı ve Savunma Bakanını kabul ettiler. Orada Sayın Ürdün Başbakanının ülkemize yaptığı ziyaret çerçevesinde Türkiye-Ürdün ilişkileri ve genel manada da Arap dünyası ve Körfez’deki süreçler değerlendirildi. Burada özellikle bir konu etraflı bir şekilde ele alındı, onu sizinle paylaşmak istiyorum. O da, özellikle Filistin topraklarında ve Kudüs civarında gece 11’den sonra hoparlörle ezan okunmasını yasaklamayı hedefleyen bir yasa tasarısı var. Bildiğiniz gibi İsrail Meclisinde ve dün de bu Knesset’ten, Birinci Komisyondan geçti. Bunun öncelikle çok endişe verici bir gelişme olduğunu ifade etmek istiyoruz. Bu, her şeyden önce dini ibadet özgürlüğünün bir ihlalidir. Yüzlerce yıldır Harem-i Şerif’te, Kudüs’te Ezan-ı Muhammedi özgürce okunmaktadır, bunu hoparlör vesaire, saat 23.00, sabah 7.00 arası sınırlama getirelim gibi bahanelerle engellenmeye çalışılması, her şeyden önce bütün dünya Müslümanlarını derinden üzer, yaralar ve Müslümanların tepkisi buna çok açık ve net olur; biz de bunu şimdi kayda geçiriyoruz.

“UMARIZ, İSRAİLLİ SİYASİLER BU KONUNUN HASSASİYETİNİ KAVRAR”

Sayın Cumhurbaşkanımız bu normalleşme sürecinde bildiğiniz gibi İsrail Cumhurbaşkanıyla yaptığı telefon görüşmesinde de bu konuyu çok açık ve net bir şekilde dile getirmiş idi. Umarız, İsrailli siyasiler de bu konunun hassasiyetini kavrarlar ve bunun sadece Filistinlilerle ilgili bir mesele olmadığını, bütün İslam âlemini doğrudan ilgilendiren bir konu olduğunu kavrarlar.

Ayrıca, bu konu Ürdün’le yapılan vakıflar bağlamındaki anlaşmalara da aykırıdır. Çünkü bildiğiniz gibi Kudüs ve Harem-i Şerif civarında vakıfların yönetimi yapılan anlaşma çerçevesinde Ürdün Devletiyle birlikte yürütülmektedir, dolayısıyla bu tür müdahaleler aynı zamanda o ülkeyle yapılan anlaşmalara da aykırıdır. Umarız bu konuda sağduyulu adım atarlar ve bu sadece tahrik ve husumete yol açacak bu uygulamayı bir an önce gündemlerinden çıkartırlar. Evet, ana hatlarıyla benim paylaşmak istediğim başlıklar bunlar. Sizin sorularınızı da alalım, buyurun.

“ASIL ÜZÜCÜ OLAN, ALMANYA’NIN AB ÜYELİK SÜRECİMİZİ TIKAMASI”

Soru: “Siz de konuşmanızda geniş bir yer ayırdınız, Sayın Cumhurbaşkanının Almanya’ya ilişkin mesajları da vardı ve uygulamanın bir Nazi dönemini anımsattığını söylemişti. Buna bugün Almanya’dan bir tepki geldi, Merkel ‘Türkiye’yle derin fikir ayrılıklarımız var. Türkiye önemli bir ortak; ama Nazi benzetmesi üzücü’ şeklinde bir değerlendirme yaptı. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de, Sayın Cumhurbaşkanı dün katıldığı programda Almanya’ya ziyaretiyle ilgili çalışmalar yapıldığını söylemişti, buna ilişkin bir takvim netleşti mi acaba?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Şimdi asıl üzücü olan, Avrupa’nın içinde bulunduğu tablodur. Bütün bu süreci tetikleyen sayın bakanlarımızın, Dışişleri Bakanımızın, Ekonomi Bakanımızın ve diğer siyasilerin Almanya’ya yapacağı ziyaretlerin engellenmesidir, olayı başlatan budur. Ve buna ilişkin yapılan açıklamalara baktığınızda, gerekçe olarak ortaya konan sebeplere baktığınızda ortada hakikaten trajikomik bir tablonun olduğunu görüyoruz. Yani açıkça referandum konusunda hayır kampanyası yürütenlere, buna PKK da dâhil, diğer terör örgütleri de dâhil kapılarını açarken, göz yumarken, bunlara her tür imkânı sağlarken aynı ülkenin, aynı kampanyanın öbür tarafını temsil eden siyasileri engellemeye çalışması, asıl üzücü olan budur.

Elbette Almanya bizim için önemli bir ülkedir, orada 4 milyona yakın vatandaşımız var. Bizim en önemli ticaret ortaklarımızdan birisidir ve evet Sayın Merkel haklı, bazı konularda derin görüş ayrılıklarımız var. Mesela terörle mücadele konusunda, yıllardır Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde, 13-14 yıldır, 15 yıldır hemen her toplantısında, benim de her seferinde katıldığım, bizzat şahit olduğum, hazırlığını yaptığım bütün toplantılarda gündeme getirdiğimiz bu PKK terör örgütü mensuplarının Almanya’da ve Avrupa’nın diğer şehirlerinde, diğer ülkelerinde bu kadar serbest cirit atabilmesi, faaliyet yapması, eleman devşirmesi, para toplaması… ‘Bunlara karşı nasıl adım atmazsınız, nasıl tedbir almazsınız?’ sorularının her seferinde cevapsız bırakıldığını gördük; asıl üzücü olan budur.

Almanya’nın bizzat kendi resmî raporlarında, Almanya’nın Anayasayı Koruma Komisyonunun hazırladığı raporlarda bölücü terör örgütünün Almanya’da son 10 yılda nasıl örgütlendiğini, şu kadar üyeye nasıl sahip olduğunu, şu kadar parayı nasıl topladığını, bunları şuralara-buralara nasıl götürdüğünü bizzat kendileri yazıyorlar, bunlar bizim iddiamız değil, kendi raporlarında ortaya koydukları tablo. Bu tabloya rağmen bir tedbir alınmaması, bir adım atılmaması; asıl üzücü olan budur. Asıl üzücü olan, Almanya gibi Avrupa’nın son derece önemli ülkelerinden birisinin hâlâ Türkiye’nin AB üyeliği konusunda bir direnç göstermesi ve süreci tıkamasıdır. Asıl üzücü olan, bu kadar tarihî, kültürel, ekonomik ilişkiye rağmen Türkiye söz konusu olduğu zaman özellikle Almanya üzerinden gelen muazzam bir Türkiye karşıtlığının, Erdoğan karşıtlığının sistematik bir şekilde üretilmesi ve dünyaya servis edilmesidir; herhâlde üzerinde düşünülmesi gereken konular bunlar.”

“TERÖR ÖRGÜTLERİYLE ANCAK DOĞRU AKTÖRLER ÜZERİNDEN MÜCADELE EDİLEBİLİR”

Soru: “Konuşmanızın başında Antalya’daki Genelkurmay Başkanları zirvesinden bahsettiniz, olumlu geçtiği yönünde bir açıklamanız oldu. ABD’li muhataplara Rakka planı Türkiye tarafından iletildi. Ancak Türkiye’nin olası bir Rakka operasyonuna kırmızı çizgisinin ‘YPG varsa biz yokuz’ olduğunu biliyoruz. ABD’li muhataplar Türkiye’nin Rakka planını nasıl buldu? Bir yandan da, bölgedeki, sahadaki YPG varlığının da devam ettiğini biliyoruz. Bu yönde açıklamalarınız neler olacak?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Suriye’de DEAŞ terör örgütüyle mücadele konusunda baştan beri bizim koyduğumuz bir prensip var, Obama yönetimiyle anlaşamadığımız konulardan bir tanesi buydu. O da, terör örgütleriyle ancak doğru aktörler üzerinden mücadele edilebilir. Biz bunun örneğini de gösterdik aslında, Fırat Kalkanı harekâtıyla; Türkiye’nin kendi millî imkân ve kabiliyetleriyle başlattığı, Cerablus’tan Azez’e, oradan Dabık ve şimdi El-Bab’ı da kapsayan bölgede yaptığımız harekât aslında bu mücadelenin nasıl yapılması gerektiğine dair çok net, somut bir örneği, modeli ortaya koymuştur.

Burada PKK’nın uzantısı olan YPG-PYD gibi terör örgütleri üzerinden DEAŞ’la mücadele etmeye çalışmak ancak kendi ayağınıza kurşun sıkmak olur. Açık söylüyorum; bugün Amerika yönetimi içerisinde birkaç farklı görüşün olduğunu görüyoruz. Gelen açıklamalardaki farklılıklara baktığınız zaman da bunu çok net bir şekilde görmektesiniz. Bir tarafta Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate alalım diyorlar; ama öbür tarafta da PYD-YPG üzerinden yürütülen operasyonların devam ettirilmesi için bir tazyikin, bir çabanın devam ettiğini de görüyoruz. Bizim önerdiğimiz plan çok açık, net, bunu Genelkurmay Başkanımız mevkidaşlarıyla konuştu. Detayları tabii ki askerî, operasyonel detayları burada paylaşmam mümkün değil. Ama genel bir mutabakat sağlanması hâlinde bu operasyonun nasıl yapılacağına dair detaylı görüşmeler yapıldı, yapılmaya da devam edecek.

Tabii şu an itibariyle Rakka operasyonunun tam olarak nasıl, kiminle, hangi gruplarla yapılacağı konusunda verilmiş nihai bir karar da yok. Bu değerlendirme ve müzakere süreci şu anda da devam ediyor. Ama bizim teklifimiz, ortada daha önce bize söz verildiği gibi ve kamuoyuna da ilan edildiği gibi YPG-PYD unsurlarının mutlaka Münbiç’ten çıkması ve Fırat’ın doğusuna geçmesi gerekir. Eğer Suriye’nin toprak bütünlüğünden bahsediyor isek, Suriye’deki farklı grupların arasında bir etnik çatışma ya da benzeri bir savaşın, kargaşanın çıkmamasını arzu ediyorsak, bunun için yapılması gerekenler açıktır, bellidir. Türkiye’de dediğim gibi Cerablus ve diğer bölgelerde bunu yaptı, bunu iyi bir örnek olarak gösterdi. Umarız bu konudaki değerlendirmeleri yaparken Amerikan yönetimi de sadece Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate almak anlamında değil Suriye’de yürüttüğümüz terörle mücadelenin başarılı olması için de doğru adımları atarlar.

“TÜRKİYE’NİN KÜRTLERLE BİR SORUNU YOKTUR”

Bu vesileyle şunun da altını çizmek isterim: Bölücü terör örgütünün zaman zaman biz bu açıklamaları yaptığımızda, ‘İşte bakın Türkiye Kürtlere karşı tavır alıyor, Kürtlerin kazanımlarını engellemeye çalışıyor’ gibi birtakım karalama kampanyalarına giriştiğini görüyoruz. Tekrar altını çizmek istiyorum; Türkiye’nin Kürtlerle bir sorunu yoktur. Türkiye’nin kavgası, mücadelesi terör örgütleriyledir. Kürtleri temsil ettiğini iddia eden, ama neticede bir terör örgütü olmaktan başka bir şey olmayan örgütlerledir. Bu PKK için böyledir, PYD için böyledir.

Biz PYD’nin, YPG’nin Suriye’de nasıl kurulduğunu biliyoruz. Zaman zaman bazı Amerikalı yetkililerin ki dün de buna benzer bir açıklama yaptılar, ‘PKK ile YPG aynı şey değildir, aralarında fark vardır’ gibi cümleler sarf ettiklerini görüyoruz. Bu söylediklerinin doğru olmadığını kendileri de biliyorlar. Çünkü daha bir yıl öncesine kadar Amerika’nın bütün resmî istihbarat raporlarında, hatta kamuoyuyla paylaştıkları raporlarında, değerlendirme raporlarında PYD’nin, YPG’nin PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu kendileri ifade etmekteydiler. Ortada bu kadar delil varken, bu bağ bu kadar açıkça ortadayken, hâlâ ‘bunlar arasında bir bağ yok, bunlar iki farklı örgüt’ gibi açıklamalar ciddiye alınacak açıklamalar değildir. Dediğim gibi, bunlar aslında kendilerinin de inanmadığı açıklamalar.

Fakat Obama yönetimi döneminde PYD-YPG’ye çok fazla yatırım yaptıkları için şu anda oradan geri adım atamıyorlar; işin özü budur. Ama biz alternatifini koyduk, alternatif bir mücadele yöntemi bellidir. Münbiç’te, Rakka’da nasıl bir terörle mücadele yapılması gerektiği, orada DEAŞ’tan kurtulduktan sonra o bölgenin nasıl, kimler tarafından yönetilmesi gerektiği konusu aslında çok açık ve nettir. Bu konuda dediğim gibi müzakereler devam ediyor. Umarız burada hem Türkiye’nin önceliklerini, hassasiyetlerini dikkate alan, hem de Suriye’de terörle mücadeleyi başarılı kılacak bir yöntem, model üzerinde anlaşma imkânımız olur.

“TERÖRLE MÜCADELE BAĞLAMINDA IRAK AYAĞI DA ÇOK ÖNEMLİ”

Burada notlarımda vardı, bunu da bu vesileyle paylaşmak isterim: Terörle mücadele bağlamında tabii Irak ayağı da çok önemli. Irak’ta da bildiğiniz gibi şu anda Musul’un DEAŞ’tan temizlenmesi için önemli bir mücadele yürütülüyor. Biz de buna bildiğiniz gibi hem Başika Kampı üzerinden, hem diğer araçlar vesilesiyle destek olduk, olmaya da devam ediyoruz. Bu arada Musul’da daha önce Türk Başkonsolosluğu olarak kullanılan binanın DEAŞ’tan kurtarılması da hem önemli, hem de sevindirici bir gelişmedir. Bu vesileyle Irak Hükûmetini tebrik ettiğimizi ve bu mücadele yanlarında olduğumuzu da ifade etmek isterim.”

“DEAŞLA MÜCADELEDE MÜTTEFİK ÜLKELERLE BERABER HAREKET EDİYORUZ”

Soru: “İzninizle iki sorum olacak benim. Birincisi; Münbiç konusu oldukça önemli, artık gözler birazcık El-Bab’dan sonra Münbiç’e yöneldi. Rusya ziyaretinin ardından Fırat Kalkanı’nın tamamen Münbiç’e yönelmesi ihtimali yüksek mi? Bir de, az önce olası Rakka operasyonu konusunda nihai kararın verilmediğini söylediniz. Ancak gelen bazı haberler, özellikle Amerika’nın 300 deniz piyadesini bölgeye getirdiği şeklinde. Size bu yönde ulaşan bir bilgi var mı?”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın: “Kuveyt’te bir takviye yapmışlar, bin kadar oraya da bir takviye var. Bunlar tabii genel manada hem Suriye, hem Irak bağlamında DEAŞ’la mücadele için atılan adımlar. Daha önce de söylediğimiz gibi bütün müttefik ülkelerle beraber hareket ediyoruz, bundan sonra da etmeye devam edeceğiz. DEAŞ’la mücadelede en ön saflarda bulunan bir ülke olarak biz nasıl bu 200 küsur kilometrekarelik alanı temizlediysek, diğer bölgelerin de DEAŞ’tan temizlenmesi için bütün aktörlerle, müttefiklerimizle iş birliğine hazırız. Ama bunu yaparken bunu dediğim gibi doğru aktörlerle, doğru gruplarla yapmak durumundayız. Yani orada böyle bir oldubittiyle PYD-PKK kantonları ya da PKK devletçiği tarzı bir yapılanmaya gitmesine asla izin vermeyiz. Münbiç ve civarında da bizim ulusal güvenliğimize tehdit teşkil edecek bir oluşum söz konusu olursa, Türkiye bu konuda her tür tedbiri alma salahiyetine sahiptir.”

Kaynak: Cumhurbaşkanlığı Sitesi

Bir önceki yazımız olan OHAL 3 AY DAHA UZATILACAK başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

  Sosyal   Medyada   Paylaşın
ozen nehir-kaya marka-bandirma THE-CONCEPT yemtar
perema2014 soylu
berkan-kuyumculuk bandirma-com-tr gumuskonak
birge cilev eken-hotel dOnce ortem iskenderci
cep-hastanesi-bandirma
logo-web
Teknik Destek ve Reklam Yönetimi Kutlu Creative tarafından sağlanmaktadır.